HAYATI: Avrupai Türk edebiyatının ikinci mühim siması Ziya Paşadır. Önceleri divan edebiyatı kültürüyle yetişen, o yolda şiirler söyleyen Ziya Paşa batıya döndükten sonra Türk edebiyatına Avrupai bir yön vermeye çalışanlar arasına katılmaya çalışmıştır. Edebiyat yolu ile insan hak ve hürriyetlerini müdafaa etmek, eski dil ve sanat anlayışını değiştirerek Türk edebiyatına Avrupai fikirler sosyal bir çehre vermek, halk diline ve halk zevkine eğilerek halk şiirinin vezin ve şekillerinden faydalanmak, Ziya Paşanın da değer verdiği ve tatbik ettiği hareketlerdir. Ancak Ziya Paşanın bu hareketlere sürekli bir şekilde bağlı kaldığı söylenemez. Ziya Paşa ne en güzel eseri olan şiirlerini söylerken eski dilden ve eski şekillerden ayrılabilmiş ne de yeni görüşlerini şahsi ihtiraslarından uzak bir düşünceye tatbik edebilmiştir.
Bu özellikleri ile Ziya Paşa bir edebiyattan başka bir edebiyata geçiş devrinin eskiden ayrılmayan yeniyi ise tam bir benimseyişle tatbike fırsat bulamayan bir temsilci olmuştur. Devletle giriştiği mücadelede hoş olmayan bir siyaset yolu tutup, işi şahsiyete dökmesi onun birkaç güzel manzumesine konu olmuştur.
Ziya Paşa 1829 da İstanbul’da doğmuştur. Babası Galata gümrüğü katiplerinden Erzurumlu Ferit Efendidir. Ziya Paşa Defter-i Amal ile Harabat eserinin manzum mukaddimesinde verdiği bilgiye göre bazı bilgileri ve Farsça’yı Anadolulu lalasının teşvikiyle öğrenmiştir. Babası ise onda Farsça öğrenmenin dinsizlik olacağı fikrini uyandırmıştır. Ziya Paşa Bayezıt Rüştiyesine verildi, bu okullarda Arap ve Fars dilleri okutuluyordu. Eskiden halk yabancı dil öğrenenleri hoş görmezlerdi. İslam dininin kutsal kitabı Kur-an Arap dilindedir. Onun için kimse Arapça’ya dil uzatmaya cesaret edemezdi. Lalasının teşvikiyle şiirler söylemeye başladı. 17 yaşında sadaret mektubcu kalemine memur oldu. Divan edebiyatı yolundaki kültürünü de, bu kalemde devrin bazı divan şairleri ile bir arada bulunarak ilerletmiştir. Ziya Paşanın bu kalemdeki memuriyeti 11 yıl sürmüş ve genç şair burada gittikçe olgunlaşan şiirleri ile zamanın divan şairleri arasında mühim bir yer almıştır. Birkaç sene sonra Ziya Paşa Encümen-i Şuara’ya alınmıştır. Kuvvetli bir teknikle kolay ve sağlam mısralarla söylediği şiirleri dillerde gezer olmuştur. Önceleri gazeller ve kasideler söylemeye başladı. Kısa bir müddet sonra da eski edebiyatta övülen Harabat alemine daldı. Divan edebiyatı şairlerinin ilham kaynakları arasında içki ve meyhane önemli yer tutar. Bu sözleri eski şairlerin bazıları sembol olarak almışlardır. Birçokları için mey ve meyhane başlıca zevk, eğlence vasıtası ve yeridir. Hemen hemen bütün şairlerin hayatlarını doldurur. Eski yolda şiir söyleyen arkadaşları gibi Ziya Paşa da 30 yaşına kadar bu havanın içinde ömür sürer.
Yeteneklerini korumak ve adam yetiştirmek için özel bir dikkat ve gayret gösteren sadrazam Reşit Paşa, Ziya Paşayı değerli bir edip olarak tanıyıp taktir etmişti. Onun saray katipliğine tayin edilmesini sağladı. bu olay şairin hayatının ve sanatının yeni bir istikamete yönelmesinde etkili olmuştur. Bu yeni memurluk devam ve intizam isteyen işti. Meyhane hayatı ile saray hizmetinin bir arada yürümesi mümkün değildi. Ziya Paşa iki büyük şey kazandı, meyhane aleminden ayrıldı, arkadaşı olan Ethem Paşanın tavsiye ve teşviki ile Fransızca öğrendi. Türk, Arap ve Fars şairlerini okuyup bu üç edebiyatı iyice öğrenmiş ve o yolda yetişmiş olan Ziya Paşa artık batı kültürü ile temasa geçer. Ziya Paşanın saray katipliği Abdülmecit ve Abdülaziz’in padişahlıkları sırasında 7 yıl sürmüştür. Bu müddet içinde ilk kitabı Fransızca’dan çevirdiği Endülüs tarihi, 1. cildi 1859 yılında 2. cildi 1863 de Tercüman-ı Ahval matbaasında basılmıştır. Ziya Paşa bu suretle ilk nesir yazılarını yayınlamış olur. Bu Arap-Fars kelime ve terkipleri ile dolu uzun cümlelerle yazılmış süslü bir nesirdir. Ziya Paşa kendisinin edip olduğunu bu şekilde kabul ettirdi. Ziya Paşa Fransızca’dan tercümeler yapmaya sonraları da devam etmiştir. Fransızca’dan engizisyon tarihini kısaltarak daha sade Türkçe’ye çevirmiştir. Ziya Paşanın saraydaki hayatı verimli, rahat ve itibarlı olmuştur. Ancak Reşit Paşanın vefatı üzerine Ziya Paşanın saraydaki rahatı bozulmuştur. Ali Paşaya karşı cephe almış kendisini ondan üstün görmeye başlamış, sultan Abdülaziz’i ali Paşadan soğutma yolları aramıştır. Sonradan Ali Paşanın yerine Fuat Paşanın getirilmesine sevinmiş fakat tuhaf hareketleri ile dikkati çekmiş kapıldığı yükselme ihtirasını yenemeyen Ziya Paşa saraydan uzaklaştırılmıştır. Kendisine Paşa unvanı da verilerek İstanbul dışına çıkarılmıştır. Kısa bir müddet sonra adliye nazırı olur. Bu hizmeti de kısa sürer. Amasya’ya mutasarrıf yapıldı. Kısa bir süre sonra bu görevinden de azledildi. Bu sefer Samsun’a mutasarrıf olarak tayin edilir. Ali Paşa, Ziya Paşayı fena hırpalıyordu. Her gittiği yerden padişah Abdülaziz’e şiirler yazıp böylece sadrazamın elinden kurtuluyor. Samsun ‘dan sonra 1865’te Meclis-i Vala azalığına getirilir. Padişah Abdülaziz’in ve sadrazam Ali Paşanın idaresine karşı savaşmak, memlekete meşrutiyet idaresini getirmek isteyen gençler, Yeni Osmanlılar adı altında gizli bir cemiyet kurmuşlardı. Ziya Paşa onlarla temasta idi. Ali Paşa bu gizli cemiyetin çalışmalarını haber alınca ileri gelenlerini dağıtıp İstanbul’dan uzaklaştırır. Ziya Paşayı Kıbrıs mutasarrıflığına tayin ettirir. Paşa bu göreve gitmez, Avrupa’ya kaçar. Namık Kemal ile Londra’da (1868) Hürriyet Gazetesini çıkarıp Ali Paşa aleyhinde yazılar yazar. Ali Paşa ölünceye kadar Avrupa’da kalır, 1871’de İstanbul’a döner. Fransızca öğrenip, o dilde tercümeler eden Ziya Paşa Avrupa’da bulunduğu sırada bu yoldaki çalışmalarına devam etmiştir. J. J.Rousseau’nun Emile isimli romanını İsviçre ‘de bulunduğu sırada dilimize çevirmiştir. Kitap halinde basılmamış olan bu eserin bazı parçaları yayınlanmıştır. Bu tercümede Ziya Paşa oldukça sade bir dilde yazmıştır. Zamanına göre temiz sayılacak bir nesir şeklini denediğini görüyoruz. Ziya Paşa Fransızca’dan çevirdiği son eser Tartüffe adlı eseridir. Ali Paşanın ölümü üzerine Ziya Paşa Abdülaziz’e sunduğu bir kasidesinde yumuşattığı hava üzerine İstanbul’a döner. 1872 de icra cemiyeti reisliğine getirilir. V. Murat zamanında mabeyin hümayun baş katipliğine getirilir. Bir gün kalır, ertesi gün maarif müsteşarlığına tayin edilir. II. Sultan Abdülhamit’in tahta geçmesi üzerine Kanun-i Esas-i Encümeni azalığına getirilir. Yeni hükümdar kendisini Suriye valiliğine gönderir, oradan Konya’ya nakledilir. 1878 de Adana valisi olur. 1880 de Adana’da ölür.

EDEBİ KİŞİLİĞİ VE ESERLERİ

Ziya Paşa Tanzimat edebiyatının bütün özelliklerini kendi sanatında toplamış bir yazardır. Tanzimat edebiyatını meydana getiren 4 mühim tesir onun şiirlerinde, nesirlerinde aşikardır. Bu tesirler : Divan şiiri, mahallileşme cereyanı, aşık tarzı ve bilhassa Avrupa tesiridir. Ziya Paşanın Avrupa’yı tanımadan önce tamamen, tanıdıktan sonra şekil ve dil bakımından yine divan şiirinin bir devamıdır. Edebi ve siyasi makalelerinde, Defter-i Amal isimli hatıratında ve bir çok eserlerinde Avrupa edebiyatının etkileri görülür. A.Vefik Paşanın Molier’den tercüme ettiği Tartüf komedisini Adana’da temsil ettirirken bu eser üzerinde yaptığı değişiklik, kullandığı hece vezni tamamıyla Avrupai’dir. Gerçekten de Tanzimat şairleri eski edebiyatı yıkmak isterler, fakat buna rağmen divan edebiyatının dilini, kültürünü, veznini ve şeklini kullanmakta ısrar ederler. Asırlarca divan tarzı söyleyişe alışmış ve ondan başka söyleyişlere değer vermeyen bir edebi zevk ve kültür çevresine söz dinletebilmek için yeni fikirleri eski şekillerle söylemek mecburiyeti, onların bu hareketi için bir sebep diye düşünülmüştür. Eski dille ve şekillerle şiir söylemek ziya Paşanın da zevki ve feda edemeyeceği kadar kuvvetli bir alışkanlığıdır. Tanzimat şairinin en güzel şiirleri onun çocuk denecek yaşta söylemeye başladığı divan tarzındaki şiirleridir. Bu şiirlerinde Baki, Ruhi, Nabi ve Nedim’in etkileri altındadır.
Ethem Paşanın arzusu üzerine yazdığı Endülüs Tarihi tercümesindeki münşiyane üslup bir yana bırakılırsa, gittikçe sadeleşen bir nesri vardır. 1867 de Londra’ya gitmeden önce Abdülaziz’e takdim ettiği Arz-ı Hal’de kendi biyografisini özetleyerek arz ederken, kullandığı lisan yine sade ve tabidir. Hürriyet gazetesindeki makalelerinde göze çarpan sade dil Ziya Paşanın üslubuna, Avrupai nesir anlayışının yaptığı müspet etkidir. Yazar birçok yazılarını sırf Ali Paşaya karşı duyduğu aşırı kin ve rekabet hisleriyle yazarak, kabiliyetini geçici konular üzerinde harcamıştır. Ziya Paşanın Avrupa’yı tanıdıktan sonra Türk edebiyatının ve sosyal hayatın yenileşmesi yolunda gayret sarfettiği muhakkaktır. Şiir ve İnşa makalesinde ileri sürdüğü fikirlerin mühim bir kısmı faydalı olmuştur. Onu yurda döndükten sonra eski Arap, İran, Orta Asya ve Osmanlı divan şairleri için büyük bir antoloji (Harabat) hazırlaması, eski edebiyatı yıkmak yolundaki çalışmalarına tezat teşkil etmiş olmakla beraber bu Türk aydınının, eski şiirimizdeki yüce ve derin kıymeti anlamasından doğan bir anlayışın ortaya çıkmasıdır.


TERKİB-İ BEND (4. Bend)
Bir katre içen çeşme-i pür hun-ı fenadan
Başın alamaz bir dahi baran-ı beladan

Asude olam dersen eğer gelme cihane
Meydane düşen kurtulmaz seng-i kazadan

Bi-baht olanın bağına bir katresi düşmez
Baran yerine dürrü güher yağsa semadan

Erbabı kemali çekmez nakıs olanlar
Rencide olur dide-i huffaş ziyadan
Her ah ile bir dert bu alemde mukarrer
Rahat yaşamış var mı güruh-ı ukaladan

Halletmediler bu lugazın sırrını kimse
Bin kafile geçti hükemadan, fuzaladan

İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez
Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez


- - v / v - - v / v - - v / v - -
mefûlü mefăîlü mefăîlü feûlün

1.Beyit:Fenalığın kan dolu çeşmesinden bir damla içen bir daha başını bela yağmurundan kurtaramaz. Uzun veya kısa bu dünyada geçecek ömür ise o çeşmeden bir damla içmek gibidir. Bu ızdıraplı dünyada insan başına bela yağmur gibi yağar. Bu beyit hayat hakkında son derece kötümser karamsar bir görüşü anlatıyor.
2.Beyit:Eğer mutlu ve sakin olmak istersen bu dünyaya gelme çünkü hayat meydana bir defa düşen kaza taşından, yeni ızdırap verici olaylardan kurtulamaz. Karamsarlığını devam ettiren şair dünyaya hiç gelmemiş, yaşamamış olmayı tercih ediyor. Bu, hayat karşısında yılgınlığın ve olaylardan kaçışın ifadesidir.
3.Beyti:Gök yüzünden yağmur yerine inci mücevher yağsa talihi kötü olanın bahçesine bir tanesi bile düşmez. Yani bu dünyada talihli ve talihsiz insanlar vardır. Talihsiz adamın bütün işleri kötü gider, herkesin kolaylıkla başardığı işlerde o güçlüklerle karşılaşır. Fakat gerçek bir bakışla hayatın tek yönlü, kötülük akışı içinde olmadığını görürüz. Beyitin anlamı belli bir ruh halini ifade etmesi bakımından doğru fakat hayatın bütünü için yanlıştır.
4.Beyit:Yarasanın gözleri nasıl ışıktan incinir, rahatsız olursa cahil kimseler de olgun bilgili insanları çekemezler.
5.Beyit:Akıllı, düşünceli olan, çevresine anlayışlı gözlerle bakan her insana bu dünyada bir dert verilmiştir. Akıllı olan dünyadaki bütün fenalıkları fark ettiği için devamlı üzülür. Şimdiye kadar akıllı insanlardan rahat yaşamış kimse yoktur. Bu yüzden bir bakıma akıldan ve anlayıştan yoksun olmak saadettir.
6.Beyit:Şimdiye kadar filozof bilgi ve fazilet sahiplerinden binlercesi gelip geçti. Fakat bu hayat bilmecesinin sırrını ne olup olmadığını iyiliğini kötülüğünü kimse çözemedi.
7.Beyit:Bu küçük akla, sınırlı ve kısa insan aklına hayat, kader mutluluk gibi fikirleri kavramak anlamak gerekmez. Çünkü bu küçük terazi o kadar büyük şeyi tartamaz. Son iki beyitte şair insan aklı kısadır, sınırlıdır, hayatı bilemez şeklinde özetliyor.

TERKİB-İ BEND (10.Bend)
İkbal için ahbabı sirayet yeni çıktı
Bilmez idik evvel bu dirayet yeni çıktı

Sirkat çoğalıp lafz-ı sadakat modalandı
Namus tamam oldu hamiyet yeni çıktı

Düşmanlara ahbabım zem oldu zarafet
Dildardan ağyara şikayet yeni çıktı

Sadıkları tahkir ile rea kaide oldu
Hırsızlara ikramü inayet yeni çıktı

Evrak ile ilan olunur cümle nizamat
Elfaz ile terfih-i raiyyet yeni çıktı

Aciz olanın ketm olunur hakk-ı sarihi
Mahmilere her yerde himayet yeni çıktı

Milliyeti niskan ederek hep işimizde
Efkar-ı Firenge tebaiyyet yeni çıktı

Eyvah bu bazicede bizler yine yandık
Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık

- - v / v - - v / v - - v / v - -
mefûlü mefăîlü mefăîlü feûlün
1.Beyit:Kendi işlerini yoluna koyabilmek, yüksek mevkilere erişebilmek için dostlarını çekiştirmek yeni çıktı. Önceden bilmezdik bu türden beceriklilik yeni çıktı. Bu beyitte şair herkesin şahsi menfaat peşinde koştuğundan, şahsi çıkarlar uğruna dostların ve dostlukların bile feda edildiğinden olaylı bir dille şikayet etmektedir.
2.Beyit:Hırsızlık çoğalıp doğruluk lafları moda oldu. Namus, iyi ve doğru olmak tükendi bir kenara atıldı. Yapılan türlü yolsuzlukları örtmek için bol bol millet gayretinden bahsedilmeye başlandı. Doğruluk, namus, vatanseverlik gibi kavramlar çok yüce kavramlardır.
Kişinin doğru, namuslu, vatansever olduğu hal ve hareketlerinde görülmelidir. Bu gibi kavramları asla hatıra getirmeyen kimselerin durmadan doğruluktan, namustan, vatan ve millet sevgisinden bahsetmeleri bir suçluluk duygusunun eseridir. Onlar kendi suçlarını doğruluğa, namusa,vatanseverliğe aykırı davranışlarını kapatmak çabasındadırlar.
3.Beyit:Günümüzde düşmanlarına dostlarını kötülemek moda oldu. Sevgiliden yabancılara şikayet yeni çıktı.
4.Beyitoğruları hakaret ederek geri çevirmek bir kural oldu. Hırsızlara bağış ve yardımlarda bulunmak, saygı gösterip ağırlamak da yeni çıktı. Burada devlet ve milletin malını alanların iyilik ve itibar gördüklerinden, buna karşılık devlete ve millete doğrulukla hizmet edip, doğruyu söyleyenlerin ise horlanarak güç durumlara düşürüldüklerinden yakınmaktadır.
5.Beyit:Bütün nizamlar halkı ilgilendiren, halkın yaşayışını düzenleyen kanun ve tüzükler yazılı vesikalarla ilan edilir.
Devlet ne gibi işler yaparsa bunu yazılı bir vesikaya bağlar. Yönetilen halkı lafla asla kanun haline gelmeyecek ve uygulanmayacak bir takım vaatlerde bolluk ve rahatlıkla yaşatmak yeni çıktı. Bu beyitte yerinde tedbir ve düzenlemelerle halka rahatlık sağlamış yerine bol bol refah, mutluluk, rahatlık nutku atarak, halkı kandırmaya çalışan kötü yöneticilerin durumu tenkit ediliyor.
6.Beyit:Güçsüz olanın açık ve kesin hakları inkar edilir. Gizlenirken bir kere himaye edileni sonuna kadar korumak yeni çıktı.
7.Beyit:Milli benlik ve şahsiyeti her işimizde unutarak Avrupalıların fikrine uymak yeni çıktı. Körü körüne bir taklit nasıl herhangi birini gülünç duruma düşürürse bir toplum, bir millet için de aynıdır. Milletler birbirleriyle çeşitli medeniyet ve kültür alışverişlerinde bulunabilirler. Fakat bir millet başka bir milleti aynen taklit edemez.
8.Beyit:Eyvah bu oyunda yenileşelim, ilerleyelim derken taklitçilik çıkmazına düşmekle bizler yine yandık. Çünkü uğradığımız zarar ortada karımız ne oldu.
Ziya Paşanın halk diline çok yayılan ve bir çok beyitleri, atasözleri arasına girerek şairine büyük saygı v şöhret sağlayan eseri 1870 de İsviçre’de yazdığı Terkib-i Bend manzumesi olmuştur. Avrupa’da yazılmasına rağmen bütün şiir anlayışından uzak, yer yer sehli mümteni (kolay ve sade görüldüğü halde bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan söz) sayılacak kadar güzel söylenmiş hikmet beyitleri ile zengin olan bu Terkib-i Bend Ziya Paşayı Türk şiirinin ölümsüzleri arasına koyan eseridir. Terkib-i Bend 16. asır divan şairi Ruhi’nin mezarına gönderilen selam beyitleriyle bitirilmesi de gösterir ki Ziya Paşa bu şöhretli şiiri bazı mısralarında görülen Avrupai çizgilere rağmen, Ruhi’nin açtığı terkib-i bend devrinin Tanzimat yıllarındaki devamıdır. Ancak Ziya Paşa defalarca söylenmiş fikirlerine devrinin duyuş, görüş ve düşünüşü içinde yeni ve sağlam bir ifade vermek kudretini göstermiştir. Eser bendlerinde bir konu birliği bulunmamakla beraber çıkarcıları, iki yüzlüleri, değersiz kişileri, devlet kurumlarını, adaletsizlikleri, baskıları, zulümleri hicveder.
Devrinin Türkçe'sine hakim bir fikir adamı olmak, milletinin dilinde atasözleri değeri kazanan ve fırsat düştükçe söylenen manzum nükteler, hikmetler, nasihat ve tarizler (sözle sataşma) bulmak, bunun için de Türkçe’nin her türlü imkanlarından faydalanmak, onun sanatının özelliklerinden biridir.
Ziya Paşa Bağdatlı Ruhi’nin meşhur Terkib-i Bendine nazire olarak yazmıştır. Burada Bağdatlıya yetiştiğini manzumesinin sonunda hürmetli bir dille itiraf etmiştir. Bununla da iftihar ediyordu.
Burada bütün bendler manzumenin şekli icabı tek bir beyit ile bağlanıp, tek bir fikir anlatılıyordu.
ESERLERİ

ŞİİR VE İNŞA: Ziya Paşa Şiir ve İnşa makalesinde Türk edebiyatını modernleştirmenin ve millileştirmenin en üst derecesine çıkar. Divan edebiyatını Türk edebiyatı olarak kabul etmez. Gerçek Türk edebiyatının halk edebiyatı olduğunu söyler.
Birkaç yıl sonra yayınladığı Harabat ön sözünde halk edebiyatını küçümser, divan edebiyatını yükseltir. Bu çelişmedeki birinci davranış, onun medenileşme zaruretinden hareket eden inkılapçı yönünü, diğer davranışlarından ve duygularından gelme yönünü övmektedir.
Ziya Paşa bu makalesinde edebiyatımızın nazım ve nesir alanlarında tutulması gereken yolu, zamanına göre çok açık, ileri bir görüşle anlatmış olduğu halde, kendisi manzum eserlerinde Tanzimat edebiyatı şairleri arasında divan edebiyatına en çok bağlı kalan kişidir.
Ziya Paşanın lisan ve edebiyat hakkındaki fikirleri birbirini tutmaz. Londra’da hürriyet gazetesine yazdığı bu makalesinde <<Necati,Baki, Nefi>> divanlarında görülen şiirleri Türk şiiri saymaz. <<Bu nazımlarda Osmanlı şairleri İran şairlerini ve İranlılar da Arapları taklit ederek melez bir şey yapmışlardır>> diyen yazar ortak medeniyetlere dahil edebiyatlarda ortak konular ve ortak sanat ve hareket şekilleri olabileceğini hesaba katmaz.
Türk edebiyatın, İslami edebiyatlar arasında yükselmiş milli bir edebiyat olduğunu ise bilmez görünür. <<Bizim şiirimiz yoksa Hoca ve Itri gibi musikişinasların besteledikleri Nedim ve Vasıf şarkıları mıdır>> derken hataya düşüyor, çünkü şarkı divan edebiyatı Türk şairleri tarafından getirilmiş milli bir nizamdır. Diğer taraflardan yazarın Hocadan maksadı 14-15. asır bestekarı Hoca adıyla tanınmış Abdülkadir Meragi’nin ve 1712 de ölen bestekar Itri’nin 18ve 19. asır şairi olan Nedim’le , Vasf’ın şarkılarını bestelemelerine imkan yoktur.ziya Paşa Şiir ve İnşa makalesinden çok sonra yazdığı Harabat isimli antolojinin manzum mukaddimesinde 15.asır divan şairi Ahmet Paşa için yukarıda Necati, Baki için şöyle der. <<Eslafta Ahmet ü Necati avare-i dilşikesti Zati Türki suhane temel koymuşlar gerçi temeli güzel koymuşlar >> diye bunları taktir eder . yine Şiir ve İnşa makalesinde <<Bizim şiirimiz hani şairlerin vezinsiz diye beğenmedikleri halk edebiyatımızın şiiridir>> Kayabaşı üçleme, deyiş gibi söylenen şiirlerdir. Asıl Türk şiirinin, halk şiiri olduğunu ileri sürer. Şiir ve İnşa makalesinde nesir dili olarak Mütercim Asım Efendinin sade ve tabi dilini güzel bulduğunu söyleyen Ziya Paşa bu konuda bir örnek de göstermiştir.
Fakat bir başka makalesinde Türk dilini üç dilden mürekkep karma bir dil halinde tanıtması, onun bu konuyu iyi anlamadığına delil göstermiştir.
Şiir ve İnşa makalesinde (Hürriyet 7 Eylül 1868 Londra ) divan edebiyatının milli bir edebiyat olarak red ve inkarla halk edebiyatının gerçek edebiyatımız olduğunu iddia eder. Çocukluğundan beri eski edebi kültürle yetişmiş ve onun etkisinden kurtulamamış bir kimsenin fikren ve hissen ondan kopmasına imkan yoktur. Ancak zamanını edebi bir otoritesi olarak ileri süreceği düşüncelerin yeni nesiller üzerinde büyük bir etkisi olacağı da muhakkaktı. Ziya Paşa her inkılap adamı gibi kendi edebi alışkanlıklarına uymasa da Türk halkı için değerine ve lüzumuna inandığı Avrupai edebiyatın kurulması uğruna ve bu edebiyat yerleşinceye kadar eski edebiyatı kökten inkar yolunu tuttu. Şiir ve İnşa makalesi bu düşüncenin zorladığı bir davranıştır. Avrupai Türk edebiyatı edebi türleri ile bir gelişme dönemine girdikten ve yeni nesillerce benimsendikten sonra belli bir gaye uğruna gizlenmiş hatta inkar edilmiş bir gerçeği açıklamakta artık mahsur görmemiştir.
HARABAT: Ziya Paşanın Avrupa’dan döndükten sonra düzenlediği divan edebiyatı antolojisidir. Arap, İran, Türkiye ve orta Asya Türkçe’si şairlerinden seçilmiş üç büyük cilt tutarında şiirlerden meydana getirilmiştir. Birinci cildin baş tarafında Mukaddime-i Harabat tanınmış ve ayrı baskıları da yapılmış manzum bir ön söz vardır. Eserin birinci cildinde Türkçe, Farsça, Arapça kasideler, ikinci cildinde Türkçe, Farsça mesneviler, üçüncü ciltte divan edebiyatının diğer nazım şekilleri ile söylenmiş yine Türkçe, Farsça, Arapça şiirler vardır. Harabat İstanbul’da basılmıştır. Harabat mukaddimesinde ed.tarihi, tarih hatta coğrafya bakımından mühim yanlışlar ve görüş ayrılıkları nedeniyle Namık Kemal tarafından Tahrib-i Harabat ve Takip isimli iki risale ile tenkit edilmiştir.
Eski, yeni şairlerden seçtiklerinden bir araya getirerek şiirleri Harabat adı altında bastırıp çıkarmıştır. Önsözde onun dünya görüşünü, yapmak istediğini anlatan sözler vardır.
Ziya Paşa, edebiyatımız hakkında iki önemli eser ortaya koymuştur. Bunlardan biri, halk edebiyatının üstünlüğünü savunan ve O’nun asıl şiirimiz olduğunu söylediği “Şiir ve İnşa” makalesidir; diğeri de “Harabat Mukaddime”sidir. Paşa bu mukaddimede edebiyatımızın küçük bir tarihini yazmıştır. Harabat’ın en büyük özelliği, “Şiir ve İnşa” makalesinin aksine, divan edebiyatını yükseltmesi, halk edebiyatını küçük görmesidir.
Harabat mukaddimesi’nin “Ahvâl-i Şuarâ-yı Rum bölümünü incelediğimiz zaman, Ziya Paşa şiirimizi üç bölümde ele aldığını görüyoruz.
“Türkî eş’ârı ehl-i tahkîk
Üç sınıfta eder binâ vü tefrîk
Bâkî’ye gelince nazm-güyân
Oldu kudemıâ-yı ehl-i irfân”
Görüldüğü gibi, şiirimizin birinci devresi Bâkî’ye kadar olan bölümdür. Bâkî’yle birlikte şiirimizin ikinci ve önemli bir devri açılmış olur. Bâkî şiirimizin en olgun devrinin en büyük şairidir. Ziya Paşa bu tespitinde haklıdır. Çünkü, eskilerin “sehl-i mümteni” dedikleri, düzgün, akıcı ve sağlam söyleyiş Bâkî’yle birlikte görülmeye başlanmıştır. Hatta vezin kusurları bile görülmemeye ve sakınılmaya başlanmıştır.
Nâbî’ye kadar olan devrede şiirimiz vasat bir seviyede seyretmiştir.
Zaten Nâbi’den sonra da çok az şair yetişmiştir. Şairlik geçmişteki kıymetini yitirmiş, söz ustaları görülmemeye başlanmıştır.
Ziya Paşa’nın bu tespiti de haklıdır. Çünkü, Nâbî’den sonra yetişen şairlerin büyük bir kısmı kendinden önceki şairleri ve yazarları taklitle şiirler ve nesirler vücuda getirmişler.
Evsâfta Nef’î-i suhan-sâz
Sultân-ı serîr-i mülk-i i’caz
Ziya Paşa Nef’i bölümüne, yukarıdaki sözlerle başlar. O’na göre söz sahasında, söz mlkünde Nef’î sultandır. Hatta:
Hemr râh olamaz anında yârân
Şahbâz ile sa’ve olmaz ahrân
beyitiyle, devrinin şairleri ona akran olamaz gibi bir hüküm de ortaya koymaktadır. Nef’î’nin, tarz, uslub, tavır gibi özelliklerinin üstünlüğünden bahseden Ziya Paşa, şiirlerindeki ritme ve ahenge hayrandır.
“Bir harbi ederse vasfa âgâz
Güyâ işitir kulaklar â vâz”
Savaş meydanındaki kılıç sesleri, at kişnemeleri Nef’î’nin şiirinde duyulacak kadar canlıdır.
Ziya Paşa, Nef’î’ye hayranlığını gizlememektedir. Bu konuda O’na hak vermemek elde değildir. Gerçekten gözünü budaktan esirgemeyen ve üç padişah görmüş olan Nef’î, şiirimizin unutulmaz, hiciv ve kaside üstadıdır. Kasidelerini başladığı gibi bitirmesi, şahsına ait yüce bir meziyettir. Zaten Ziya Paşa, Nef’î’nin bu yönünü de övmektedir.
Nef’î bu özelliklerin nasıl elde etmiş? Ziya Paşa bu soruya:
Nef’î bunu sanma Müft bulmuş
Üç padişahın nedimi olmuş”
diye cevap veriyor. Yani o üç padişah görmüştür. Hepsinin de iltifatına ve yakınlığına mazhar olmuştur. Fakat onun bu durumunu kötü dünya çekemedi. Sonu şöhretine denk olmadı. Bu durum Ziya Paşa’yı ayriyeten üzmüştür.
“Bayram gibi har-ı zamâne
Kıydı o yegâne-i cihâne”
Diye onun celladını merkebe benzetir.
“Hem sabri hoş-edâ-yı şair
Nef’î ile oldular muâsır”
Sabrî Nef’î’nin çağdaşı olmasına rağmen, onun kadar kabiliyetli değildir. Sağlam bir kaside yazmasına rağmen, başka sahada pek başarılı değildir. Sanki bütün gücünü o kasidede göstermiştir. Gazeldeki matla’ı’na çoğuları mu’cize olarak baktılar. Fakat Ziya Paşa söz sahasında Sabri’yi beğenerek,
“Elhâk o sühan güzel sühandır.
Nef’î dahi ona gıpta-zendir.
demektedir. Bu konu muğlaktır. Çünkü Ziya Paşa burada hissi davranmıştır. Bir şair, bir şiiriyle değerlendirilirse ve o ne kadar objektif olursa, Ziya Paşa da Sabrî konusunda o kadar objektiftir.
Aynı asırda bir de Rîyâzî görülmektedir. Paşa, Rîyâzî’nin nüktedan biri olduğunu bildirmektedir. Öyle ki,
Bir şâir-i pâk-i nüktedândır.
Meydân-ı hünerde pehlivândır.
demektedir.
Nâbî’de kaside sahasında eser vermiştir. Fakat Ziya Paşa, Onun kasidelerini beğenmez.
“Uymaz ona pek kasîde nazmı”
O’na göre Nâbî en güzel nazmını tevhid sahasında söylemiştir. Buna misal olarak ise, “Sulhiyye’si ve Azliyye’si”ni vermektedir.
Ziya Paşa bir iki eserinden ötürü ayrıca Nâbî’yi tenkid etmektedir.
“Ancak görünür ki külfet etmiş
Güyâ Cebr-i tabîat etmiş”
diyerek, bu eserlerini zorlanarak yazdığını ifade etmektedir. Fakat her şeye rağmen Gazel sahasında Nâbî pir’dir. İrsal-i meselde Nâbî’ye eş yoktur.
İrsâl-i meselde misli yoktur
Bu şîvede söz eğerçi çoktur
Olmaz o şeker gibi ibâre
Ol terkîbât-ı hoş-güvâre
Destinde misâl-i mum terhîb
Kasdettiği şekl ile bulur zibîb”
Yukarıdan anlaşılacağı gibi, Nâbî’nin terkibleri elinde bir mum gibi şekillendirildiği ve Farisî tarzı takip ettiğini söylemektedir.
Ziya Paşa’nın Nâbî hakkındaki değerlendirmesi objektiftir. Külfetli oluşu ve tabiiliğin dışına çıktığı görüşleri de devir içinde gene normal karşılanmak icap etmektedir. Nâbî devrinde o kadar şöhret kazanmıştır ki bilhassa, hikmetli söz söylemedeki ustalığı, kendi devrinde ve kendinden sonrakiler tarafından taklid edilmiştir.
Bunlardan, Râşîd, Vecdî, Lem’î, Râmî, Râgıb ve Âsım, Münîf ve Sâmî en belirgin olanlarıdır. Bu şairler Nâbî mektebine dahil olmuşlar ve onun izinden gitmişlerdir.
Ziya Paşa Fuzulî’yi gazel sahasında yegane şair olarak ele almaktadır.
“Âsâr-ı Fuzûlî-i Irâkî
Vâd-i genelde hayvubâkî”
Aynı zamanda şiirlerindeki lirizmi ciğerinin yanık kokusu şeklinde sanatlı olarak anlatması, Fuzûlî’nin şiirlerini duyarak ve hissederek yandığını göstermesi bakımından önemlidir. Fuzûlî’nin sanat kaygısına düşmediğini, bu yüzden izinden gidenler onu tam anlamıyla takib edemediler.
Nâilî söz sahasında usta bir şairdir. Söz ve mana bakamından sağlam bir usluba sahip olan şair, bir fikri tek beyitle ifade etmekle bu sahada yenilik yapmıştır. Aynı mektebe dahil, Ruhî ve Hâmî’de vardır. Bunlarda Nâilî ile aynı ekolün sahibidirler.
Fakat Ziya Paşa’ya göre bu iki Iraklı şair, sitilden ziyade doldurma sözlerle şiirler yazmaktadırlar. Şiirlerinde;
“Dîvânları nısfdan ziyâde
Ya haşv ya bî-meze ya sâde”
gibi durumların mevcut olduğunu bildirmektedir.
Rûhî’ye şöhretini kazandıran, O’nun terhîb’idir. Bunun dışındakileri Paşa kayda değer görmemektedir.
“Âmmâ ki eğer be-vech-i tedkîk
Seng ü güheri olunsa tefrîk
Azdır sühân-ı girân-bahâsı
Bâkîsi acûzeler duâsı”
Gazel tanziminde Yahya’yı beğenen Ziya Paşa, bu vadiyi O’nun ihya kıldığını söylemektedir.
“Tanzim-i gazelde bir de Yahyâ
bir vâdi-i hâs kılmış ihyâ”
Bilindiği gibi aynı zamanda Şeyhülislam da olan Yahya Efendi, gazel sahasında devri içinde büyük sükse yapmıştır. Nazik ve sade bir üslupla söylediği gazeller çok sevilmiştir. Bunun içindir ki Ziya Paşa O’nun bu yönünü beğenir ve över. Kullandığı manzumlar insanın ruhunda derin izler bıraktığı gibi, aynı zamanda ikaz içinde faydalı oluyor. Aynı ağızda söyleyen bir de Bahâyî’yi görmekteyiz. Bahâyî de Yahya Eferndi gibi lirik ve aşıkane gazeller söylemiştir. Bu sahada varlığını ispat etmiş şairlerdendir.
Daha sonra bu yolda Nedîm gitmiştir. Divan edebiyatının “taze dilli” ve “hoş söyleyişli” büyük şairi Nedim.
Ziya Paşa’ya göre taklitle işe başlamıştır. Ziya Paşa Nedîm’i, mizaha kaçması ve sözü çok uzatması bakımından tenkid etmiştir. Halbukî Nedîm, divân edebiyatının dönüm noktalarından birini oluşturan şairdir. Ziya Paşa’ya göre Nedîm;
“Lâkin gâhi tecâvüz etmiş
Tâ mertebe-i mizâha yetmiş”
Bir cisme demek işin musaffa
Yatırdı kamer ile murabba
Sabit’i metin bir şair olarak değerlendiren Ziya Paşa, O’nun Nâf-ı Şerif’ini Mi’raciyye’ye eş olarak görür. Ekseriye sözleri ıstılaha dair olan Sabit, cevahir değerinde manzumler yazmıştır,
Manzumları var değer cevâhir
Lâkin anı kayd-ı darb-ı emsal
Vâdî-yi zihâfa eyler irsât.
İzzet, Nazmi ve Sami aynı ağızdan söyleyen şairlerdir. Nazîm ise hoş sözlü, güzel üsluplu bir şairdir.
Ziya Paşa, Nazîm bahsinde onu büyük övgüyle yende der.
Hakkâ ki Nazîm hoş-edâdır.
Vassâf-ı Habîb-i Kibriya’dır.
Hiç kimsede yoktur ol tabîat
Bir şâire olmadı bu devlet.
gibi sözlerle Nazîm’i över.
Sâmî parlak görünmesine rağmen sözü bozmakta, fakat bunu da bir türlü kendisi idrak edemez.
Parlak görünür eğerçi Sâmi
Teşviş eder ekser kelâmı
Eyler sözü gâh öyle muhtel
Etmez anı derk ahd-ı evvel
Birbirine sözleri değil eş
Ay başlarında yazdığı müşevveş
Etmez ise iltizâm-ı külfet
Rengin söyler sözü bergayet.
Gibi sözlerle onu tenkid eder.
İzzet Paşa da hoş edalı bir şair olmasına rağmen, eserleri çok değildir. Onu şair Münîf methetmiştir. Vehbî ise Nüktedan bir şairdir. Aynı zamanda şairlerin reisi de olan Vehbi, hayli kaside yazmıştır. Birçok da redifli gazelleri mevcuttur.
Ziya Paşa şu sözlerle Vehbi’yi tenkit etmektedir.
Ammâ ki o asrın iktizası
Etmiş anı yâ ve mûftelâsı
Söz bulmak için micaza evfâk
Söz bulmağa olmamış muvaffak
Divânı eğerçi var müretteb
Haşv ile zihâftan mürekkeb
Eş’ârı dökülse hep huzûra
Gelmez sekiz on gazel zuhûra.
Köprülü-zâde kamil ve meral bir insandır. Gazellerinde kullandığı mahlas Hâsim’dir. Tertib edilmiş bir divanını görmediğini söyleyen Ziya paşa,
Buldum bir iki gazel agreb
Böyleyse eğer bütün mekâli
Yoktur ona bir eş ihtimâli
Şeklinde tenkid etmektedir.
Aynı sûlaleden bir de Abdullah Paşa vardır. Arabî Nazımdan başarılı olan şair. Yâ ibn-i Hafâce ya Ferezdak/iğrak denirse müddeâma/Bul nazmını bunda hak kelama/Zannetme ki müntehab o sözler/Divânı dan böyledir Serâser.
RÜYA: Bunu Londra’da bulunduğu zaman yazdı. Küçük bir kitaptır. Paşa Rüya’sını güya Londra’nın bir parkında görüyor. Abdülaziz’in sarayına gitmiştir, padişahla konuşuyor, memleketin halini, meşrutiyetin lüzumunu bunların temini için de ilk şartın ali Paşanın atılması olduğunu söyler. Sadrazamı Kıbrıs mutasarrıflığına sürgünü , mührü elinden alınıp memur edilmesi anlatılır. Park bekçisinin omzuna vurmasıyla rüyadan uyanır. Siyasi maksatla yazılan bu küçük eser çok büyük tesir uyandırdı. Üslup sadedir. Ziya paşanın bütün hatası; siyasi ve edebi hayatını bir tutmasıdır. Yazı başlıca 3 kısma ayrılır. Yazar önce kısa cümlelerle ve sade bir üslupla parka gidişini anlatıyor. 2. kısmı da Abdülaziz’le konuşması teşkil eder. Bu kısımda Ziya Paşa Avrupa’ya neden kaçtığını, M. Meclisi hakkındaki düşüncesini ve Avrupalıların Osmanlı devletine bakışını açıklar. 3. kısımda Ziya Paşanın sadaret mührünü almak üzere Ali Paşanın yalısına gidişi, onun bir vapura bindirilerek Kıbrıs’a sürülüşü tasvir ediliyor.
VERASET MEKTUPLARI: Avrupa’da iken güya İstanbul’daki bir dostuna yazdığı iki mektuptan ibaret bir eserdir ki Zafername ve Rüya gibi Ali Paşaya hücum için yazılmıştır. Bütün konu veraset meselesidir. Mısır’daki veraset usulünün değişikliği İstanbul’da da tatbik edileceği ihtimallerine yol açmıştır. Padişahlık artık bizde de hanedan içinden en büyük olana değil, padişahın en büyük oğluna kalacak. Yani Abdülaziz kendi oğlu İzzettin Efendiyi veliaht yapacaktır. Halbuki meşrutiyet için çalışan genç Osmanlılar ve onlara güvenen bir kısım halk bütün ümitlerini şehzade Murat’a bağlamışlardır. Paşa iki mektupta veraset sisteminin değişmeyeceğini birçok delillerle ispat ediyor. Ziya Paşa bu eserinde üç çeşit rol oynatmak hünerini göstermiştir. Fazıl Paşa hakkında, şehzade Murat hakkında ve Ali Paşa hakkında rol oynatmıştır.

MAKALELERİ
İstanbul’daki İbret, İstikbal, Muhbir ve Avrupa’da ki Muhbir ve Hürriyet gazetelerinde neşredilip de, bir kitap altında toplayamadığı Ziya Paşanın kıymetli eserleridir.
Ziya Paşanın şöhreti şiirleriydi. Buna rağmen kendisi şiirlerini bir kitapta toplamamıştır. Ölümünden sonra Hamdi Paşa tarafından bir araya getirilerek önce Eşar-ı Ziya adıyla 1881 de neşredilmiştir. Bu kitabın eksikleri şair Süleyman Nazif tarafından tamamlanarak ikinci defa 1924 de Külliyat-ı Ziya Paşa adıyla bir araya getirilmiştir. Üçüncü defa 1960 da Ziya Paşanın Şiirleri adıyla basılmıştır.
ZAFERNAME: Ziya Paşanın diğer tanınmış bir manzumesi Zafernamedir. Önce kaside şeklinde sonra şair tarafından tahmis edilmiş ,daha sonra da şerh edilmiştir. Bu eser Ali Paşa aleyhinde yazılmış mizah manzumedir. 1866 da Girit’teki Rum isyanı, Rusların Rumları himayesi, Yunanistan’ın isyanı alevlendirme gayretleri, İngiltere ve Fransa’nın kaypak siyaseti vb. sebeplerle çok ciddi siyasi bir problem halini almıştı. İsyanın silahlı kuvvetlerden ziyade, iyi bir siyasetle bastırılabileceğini anlayan Ali Paşa bizzat Girit’e giderek adanın idaresini muhtariyet şekline bağlamış ve Türkiye’nin aleyhinde büyüyecek bir olayı yatıştırmaya belli bir zaman için muvaffak olmuştur. Ziya Paşa bu olayı hicvederek sivil bir kumandanın askeri bir zaferi gibi alaya alıcı bir mahiyet verip anlatmıştır.dıştan bakınca Ali Paşayı göklere çıkaran, hakikatte yerden yere vurmaya çalışan bu hiciv kasidesine Zafername adını vermiştir. Ziya Paşa bu vesile ile daha başka oyunlar oynayarak, kasideyi kendi adına değil güya Ali Paşanın himaye ettiği İzmit mutasarrıfı Fazıl Paşa imzasıyla yazmış, kasidenin her beyitine üçer mısra ilavesiyle yaptığı Tahmisi de yine Ali Paşanın adamı Hayri Efendinin imzası ile yazmıştır. Aynı kasidenin hiciv havası içinde nesirle şerhi ise zaptiye nazırı Hüsnü Paşa tarafından yapılmış gibi gösterilmiştir.

DEFTER-İ ÂMAL: Fransız Filozofu, romantizmin öncüsü J.J. Rousseau’nun dünyaca tanınmış romanı Emile’i Türkçe’ye çeviren Ziya Paşadır. Bu eserin etkisi ile çocukluk anılarını yazan Ziya Paşanın çocukluğunda bir köle ile birlikte nasıl üzüm çaldıklarını, halk şiirini ve halk şairlerini lalasından dinleyerek nasıl tanıdığını bu hatıralarından öğreniyoruz. Defter-i Amal sade dille Avrupai hatırat edebiyatının ilk örneklerindendir.
ARZ-I HAL: Ziya Paşanın Londra’da sultan Abdülaziz’e takdim ettiği rivayet edilen bir dilekçedir. Ziya Paşa bu Arz-ı Hal’inde saraydan niçin çıkarıldığını, sonra istemediği yerlere tayin edildiğini, nihayet Avrupa’ya neden firar ettiğini hikaye etmektedir. Çok sade, tabi ve realist bir nesir üslubu kullanmıştır. 72 sahife tutarında Arz-ı Hal 1909 da İstanbul’da neşredilmiştir.

TERCÜME ESERLERLİ: Ziya Paşanın ilk tercüme çalışması Viardot’un Endülüs Tarihi üzerinedir. Ethem Paşanın teklifi üzerine sanatla yapılan bu tercüme önce iki cilt olarak 1863 de, sonra dört cilde bölünerek 1887 de neşrolunmuştur. Paşanın ilk esere nispetle daha sade ve tabi bir dille çevirdiği ikinci tarih tercümesi Lavale ve Şerüel’den çevrilen Engizisyon Tarihi’dir. Eser İspanya da engizisyon mahkemelerini bilhassa Musevilere yapılan zulümleri anlatır. Bu tercüme de iki defa basılmıştır (1882-1888).
Ziya Paşanın bir de Telemak tercümesi yaptığı ve bu tercümenin Yusuf Kamil ve Ahmet Vefik Paşa tercümelerinden daha başarılı, Türkçe’nin şivesine daha uygun olduğu Ebu Ziya Tevfik Bey tarafından bildirilmiştir. Diğer tercümeleri gibi meydana çıkmayan eserlerindendir.
Riya’nın Encamı (ikiyüzlülüğün sonu) meşhur Fransız komedi yazarı Moliere’in Tartüf adlı komedisinin tercümesidir. Moliere’in bu beş perdelik komedisini Ziya Paşa Avrupa’da iken Yeni bir tarzda manzum olarak tercüme etmiştir. 5+5 hecelidir, kafiyesi serbesttir. Ziya Paşa bu eseri ile edebiyatımızda bir devir açmak istemiş, ilk örneği de kendisi vermiştir. Gayet sade bir dil, o zaman kadar edebi dile girmemiş olan bir çok kelimeler kullanmıştır.
Eski edebiyattaki basmakalıp tabirleri atmış, sahta yerine yalan, hakiki yerine gerçek, kendi yerine öz, riyakar yerine yüzlek, nümayiş yerine gösteriş, sania yerine düzen, münasebet yerine yakışık kelimeleri gibi sade Türkçe, halk Türkçe’si kullanmıştır. Düşüp kalkmak, sus olmak, içi durmamak, inandırma yolunu bilmek, düzen kurmak, öfke topuğa çıkmak, gönül çekmek gibi konuşma arasında kullanılan sade ve samimi tabirleri isteyerek kullanmıştır. Bu tecrübesi ile Türk diline, Türk şiir ve edebiyatına bir genişlik kazandırmak ister. Ziya Paşa bu eseri ile edebiyatımıza manzum tiyatroyu ilk sokan yenilikçidir.